Bihter Yasemin Adalı ile yaşamla ölüm, bilinen ve bilinçdışına itilen, iç ve dış dünya arasındaki eşiklere çağıran sergisi “Haz ile Göklenir Dünya” üzerine söyleşi.
Bihter Yasemin Adalı, Art On İstanbul’da izleyiciyle buluşan yeni serisi “Haz ile Göklenir Dünya”da bizi konforlu uykuların hüküm sürdüğü “Uyku Cumhuriyetinde”nden sarsıcı, renkli ve bir o kadar da tekinsiz bir uyanışa davet ediyor. Sanatçı ve psikoterapist kimliğini aynı potada eriten Adalı, zihinsel hareketlerin “bir trafik kazası” gibi mevcut düzeni dağıttığı anları, belleğin fragmanlara ayrılmış izlerini ve hazzın dünyayı köklerinden gökyüzüne doğru nasıl göklediğini anlatıyor. Vanitas geleneğinden Haiti bayraklarına, telefon kulübelerinden domino taşlarına uzanan bu çok katmanlı envanteri sanatçının kendi kelimeleriyle keşfe çıkıyoruz.
Önceki serilerimde uyku ve düşlere dalmayı, gerçeğe konforlu bir mesafeden bakmayı benimseyen bir tutum vardı; adeta bir “Uyku Cumhuriyeti” kurmuştum. Ancak zamanla bu uykulu hâl, yerini tatlı bir uyanışa bıraktı.
Resimlerde sürekli seyir hâlinde olan bir araba görüyoruz, arabanın sağa dönecekken aniden sola savrulmasıyla gelişen bir kaza, sadece fiziksel bir yön sapması değil; mantıksal düzenden (sağ), bilinçdışının (sol) kaotik alanına yapılan felsefi bir kaçış. Zarların henüz durmadığı o askıya alınmış zamanı boya ile sabitleyerek, muhteşemden muhtemele geçişin sinematografisini ortaya koyuyor. Kaza ve zamanın bir akordeon gibi açıldığı haz anları, yani jouissance, gördüğünüz serginin tohumlarını attı.
“Haz ile Göklenir Dünya”, izleyiciyi bir dondurmacı tezgahındaki renklerle buluşturan iç açıcı bir paletle karşılıyor; ancak bu neşeli kutlamanın ardında, Vanitas geleneğinin yerel ve ironik bir yorumu var. Ölümün soğukluğu, yaşamın en tatlı tonlarıyla ortaya çıkıyor. Burada, Masumiyet Müzesi’nin perde arkasında yönetmen Zeynep Dadak’ın vurguladığı “Aşk bir trafik kazasıdır” ifadesine özel bir parantez açmak gerek. Bu çarpıcı benzetme, kontrolümüz dışındaki o sarsıcı kırılmayı ve hayatın akışındaki o şiddetli sapmayı çok iyi özetliyor. Tıpkı aşk gibi, kaza da bizi kurulu “muhteşem” planlarımızdan, o güvenli bir cumartesi rutini içinden koparıp alıyor ve bizi muhtemel olanın kaotik, belirsiz ama bir o kadar da canlı hissettiren geniş bir alana savuruyor.
Resimlerdeki tekinsiz imgelerin envanter; kazı için bekleyen kürekler, silahlar ve kesik eller, pembe bir cip ve yol metaforlarıyla birleştiriyor. Hızla boyadığım bu tuvaller; ani vites değişikliklerine ve şarampole yuvarlanma ihtimaline işaret ederken, aslında yası tutulmamış travmaları neşeli bir karnaval estetiğiyle sunuyor. İzleyiciyi aşkın, kazanın ve yaşamın o öngörülemez, travmatik ama bir o kadar da haz dolu eşiğinde yürümeye zorluyorum.