30 HAZİRAN, SALI, 2015

Tuna Kiremitçi Denen Adamla Alakamı Kestim!

title_image

“Edebiyat ortamı denen cehennem!”

Tuna şair, romancı, müzisyen, sinemacı, bir de unutmuşum tabii köşeyazarı

Aslında sinemacı da sayılmam yani, beceremedim sinemacı olmayı.

Beceremedin mi?

Beceremedim. 

Tuna benim gözümde hala şair. Çünkü ben Tuna’yı “Ayabakanlar” kitabıyla tanımıştım. Ne zaman çıkmıştı “Ayabakanlar” kitabın?

94.

94’te çıkmış. Yani 21 yaşındayken yayınlamışsın. Yaşar Nabi Nayır, Varlık Dergisi’nin sürdürdüğü iyi bir ödül. Genç Şiir ödülü. Oradan çok iyi şairler çıktı. Ben de bir 10 yıl kadar onun jüri üyeliğinde bulundum. Tuna’nın kitabı çıktığı zaman Cumhuriyet Kitap’ta haftalık yazılar yazıyordum. İtina ile diye… Tuna için de yazmıştım. Şiir kitapları yazıyordum. Sonra Tuna’yla tanıştım. Tuna Beyoğlu’nda Kumdan Kaleler topluluğuyla çalıyordu. Tesadüfen ya da belki sen orada olduğun için gitmiştik. 

Haydar hayatta benim hakkımda yazı yazan ilk insan. Onun sayesinde ve onun yüzünden edebiyatçı olmuş olabilirim. 

Sağol. Ama şiiri bıraktın.

Edebiyata hoş geldin yazısıydı ve çok sevgi dolu, çok kucaklayıcı bir yazıydı. O kadar destekleyici bir yazıydı. Moral verici, sen bu işi yaparsın diyen bir yazıydı. Ben de okuyunca zannetim ki edebiyat dünyası böyle bir yer. 

Öyle değil mi?

Ne alakası var canım? Ondan sonra bir cehenneme düştüm. Fakat o yazıyı hiçbir zaman unutmadım. Annemi aramıştım bir sebepten dolayı, bizimkiler de Cumhuriyet alıyorlardı. Annem dedi ki, Cumhuriyet Kitap’ı al, oku hemen! Haydar Ergülen senin hakkında, kitabın… Konuşamadı da o kadar heyecanlanmış. Gittim aldım ben de, üniversitenin kantininde okumuştum arkadaşlarımla.  Dünyalar benim oldu tabii. Aklımın ucundan bile geçmezdi ki, birisi benim yazdıklarım hakkında böyle bir şey desin. Tam 20 yıl olmuş.

Evet...

1995’ti herhalde. Kitap 94 sonunda çıktı. Yirmi yıl boyunca edebiyat dünyasının içerisinde ikimiz de bir şekilde var olduk. Haydar çok değerli şeyler yaptı. Beraber yolculuklara çıktık. Çeşitli yerlere gittik. Her zaman Haydar’ın dostluğunu çok hissettim. Ama açıkçası kıymetini daha çok anladım. Sonradan başka insanlarla da karşılaşınca, anladım ki Haydar Ergülen gibi değil herkes. Genel olarak gençlere olan tavır da pek Cumhuriyet Kitap’taki o yazıda olduğu gibi değil. Daha çok Türk’ün ateşle imtihanı gibi bir ortam yani..

“Şairlerin dünyası karanlık!”

Ama sen sonra romancı oldun, kusura bakma. Bizim alemden çıktın yani.  Tabii romancıların dünyası herhalde biraz daha farklı galiba.

Şairlerin dünyası da karanlık epey. Enver Ercan söylemişti, katılırsın belki. Şairlerin de bir tarafları her zaman karanlıktır demişti. Ben şairlerden korkarım. Sen korkmadığım az sayıdaki şairden birisin. 

Şiirler karanlık olabilir, şairlerden çok. Ayabakanlar çok güzel bir kitaptır. Önemli şairlerimizden Ahmet Oktay’ın bir sözü vardır. ‘’İlk kitap bir hatadır ama zorunlu bir hatadır ’’der. Tabii ilk kitap bir hatadır, zorunlu bir hata, hatasız olarak çıkan çok az şair vardır ilk kitabıyla. İşte biri de bugünlerde toplu şiirleri çıkan, iki sene önce kaybettiğimiz Ahmet Erhan’dır. “Alacakaranlıktaki Ülke” kitabı 1981’de çıkmıştı, mükemmel bir yapıttır. Dönemini de bugünü de, yani Türkiye’nin geleceğini, bugünkü karanlığı gösteren bir kitaptır. Tabii Küçük İskender, ilk kitabıyla birden parlayan, büyük bir şairdir. Tuna da “Ayabakanlar” kitabıyla dikkatleri üstüne çekmişti, hatırlıyorum.

Bir daha da öyle şiir yazamadım ama. Geçenlerde ben de okudum hakikaten kitap çok iyi. 

Bu arada kitabı da kaybetmiş Tuna. Bu akşam kitabı da getirir misin, dedim. Şairliği bırakmış ama kitabı da bırakmış Tuna. 

Niye böyle oldu acaba, şiiri niye bıraktım diye düşününce..  Aslında Haydar’a da bugüne kadar söylemek istediğim bir şeydi, buraya kısmetmiş. Şimdi ben tereciye tere satmak istemem ama, bence şairlik, edebiyatın ötesinde ve üstünde bir şey. 

Edebiyatın dışında diyelim. Şiir edebiyattan başka bir şey diye düşünüyorum ben de, evet.

Başka bir şey. Dünyayı algılayış ve ifade ediş biçimi… Şamanlık gibi bir şey aslında. Simyacılık gibi, şamanlık gibi, ermişlik, dervişlik falan gibi bir şey. Edebiyatın bir kolu değil bence şiir. Ve gerçekten şair olabilmek için 24 saat o boyutun içinde yaşamak gerekiyor. Bir şairin dünyayı bizler gibi algılamadığını düşünüyorum ben, başka bir boyuttan bize haberler getiren bir yalvaç. Bütün sevdiğim şairlerde aynı özellikleri görüyorum  okurken. Ben o frekansın içerisinde kalamadım. Belki beceremediğim için kalamadım, belki kişiliğim müsait değildi. 

Kişiliğin nasıl müsait değildi?

Yani o şeyin içinde kalmaya, 24saat o şair haleti ruhiyesi içerisinde kalmaya uygun bir kişiliğim belki de yoktu. Düzyazıyla karşılaştığım zaman o yüzden bir rahatlama hissettim. Bir de nedense bir daha da yazamadım, senin o sevdiğin kitaptaki gibi şiirleri. O zaman herhalde bir hal olmuş bana, bir elektrik hasıl olmuş uzayda.

(İzleyici)-Yazana değil yazdırana bak..

Bir yazdıran varmış onu yani. Çünkü gerçekten bazen o kitaptaki şiirlerden, 42 yaşındayım şimdi ben, şimdiki Tuna’ya mesajlar olduğunu  görüyorum. 

Belki o kitabın yeniden basılır. İlk kitabın “Ayabakanlar”. Ondan sonra Tuna’ya bir şey gelir belki. Bu yaşlar tam ermişlik, dervişlik için uygun yaşlar. Kırkı da geçtiğine göre artık. 

Şair yaşadıklarını mı yazar, düşündüklerini mi yazar? Ben yaşayacaklarımı yazmışım. O kitapta yazdığım şeylerin çoğunu yaşadım hayatımın geri kalan 20 yılında. 

“Türkçeyi şairlerden öğrendim!”

Sonra ikinci bir kitap yayınladın, “Akademi” adlı...

98'de, onu  sen o kadar beğenmedin. 

Öyle mi?

Diğeri daha iyiydi falan dedin, hatırlıyorum yani, ki haklıydın bence.

İlk kitabın çok iyi bir kitaptı... Şiir bırakılır mı peki? Böyle bir şey olabilir mi?  Mesela Kemal Varol, çok sevdiğim bir şair. Hala şair diyorum. Şair çünkü Kemal. Sonra çok iyi bir romancı da oldu. En son “Haw”la ödül aldı.  Cevdet Kudret ödülü aldı. Ödül almasa da çok iyi kitaplar yazdı. Selim Temo var yine. Çok sevdiğim bir şair. Akademisyen. Artıklu Üniversitesi’nde. “Jübile” diye bir kitap yaptı, bütün şiirlerini topladı, jübile yaptı  yani. Kemal Varol da toplu şiirlerine “Bakiye” adını koydu. Bakiye, yani artık tezgahı boşaltmış gibi. Romana geçti ama şiir bir biçimde, yani şöyle devam eden bir şey. O formda yazmazsın, adını şiir kitabı koymazsın, dizeler halinde olmaz ama senin romanlarında, sinemanda, yaptığın müziklerde, düzyazılarında yaptığın gibi..

Şarkı yazıyorum işte.

Şarkılarda.. Şarkı değil sadece düzyazıda da  devam eder. O şiir oralara sızar, onlarda erir diye düşünüyorum. Ece Ayhan’ın çok sevdiğim bir sözü vardır, ‘’Şiir, şiirde kalmaz efendiler.’’ Onu şimdi daha çok anlıyorum. Şiirin şiirde kalmayacağını. Böyle kıymetli arkadaşlar, şairler şiiri bıraktıklarını beyan edip sonra başka şeyler yazınca ben şiir demek ki oralara sızmış diye düşünüyorum. O zaman senin mesela romanlarının adına sızmış oluyor. En azından oradan devam ediyor. 

Tabii, tabii.. Zaten Türkçeyi şairlerden öğrendim diyebilirim. Siz şairler sayesinde ben Türkçe yazmayı öğrendim. Daha önce de tabii bakkaldan ekmek alacak kadar biliyordum, çok şükür ama Türkçenin imkanlarının ne olduğunu, nasıl genleşebildiğini, ne kadar potansiyeli yüksek bir dil olduğunu, bütün girinti çıkıntılarını, hassasiyetlerini bana şairler öğrettiler. 

Kitaplarında şairlerden alıntılar var değil mi? Birhan Keskin’den. 

Evet.

Beni romancılığa şairlerle sinemacılar götürdü!”

Sonra 2002’de “Git Kendini Çok Sevdirmeden” ile romana geçtin. Şimdi 2015. Son kitabın “Uçan Halıların Ayrodinamik Sorunları”. April Yayıncılık’tan. Biz bugün “Sonun Geldi Sevgilim” kitabından da konuşacağız.  15 yılda 9 roman yazmışsın, yok 13 yıl…9 roman… Hayli yüksek bir rakam.  

Öykü anlatmayı seviyorum. Biraz şiirden uzaklaştıysam sebebi, öykü     anlatma isteğinin ağır basma hissi belki de.  Öyküleme isteği, yirmilerin sonuna gelmeye başladıkça bende daha ağır bastı. Üniversitede senaryo        eğitimi almış olmamın da belki bunda biraz etkisi var.

Tabii sinema eğitimi almıştın. 

Sinema okuluna ben zaten senarist olma amacıyla girmiştim. Ve çok senaryo ağırlıklı bir okuldu bizimki. Çok iyi hocalarla çalışma şansımız oldu. Dramatik yapı konusunda erken bilgilenme şansımız oldu. Ve gece gündüz hikaye bulmaya çalışıyorduk devamlı. Yani hikaye filmleriyle yatıp, hikaye filmleriyle kalkıyorduk. Kısa film hikayeleri bulmaya çaışıyorduk. Uzun film hikayeleri…Onların yapısını kurmaya çalışıyorduk. Karakter yaratma çalışması falan.. Tabii yıllar öyle geçince oraya odaklanma başladı. Biraz da belki beni şiirden uzaklaştıran o oldu. Çünkü hikaye anlatmayı çok sevdim ben ondan sonra. Güzel hikayeler anlatmayı, insanlara bu şekilde bir düşünce ya da duyguyu geçirmeyi… Bu da romancılığa doğru beni götürdü. Ama hep söylediğim şey, romancılığa beni bir elimden şairler, bir elimden sinemacılar tutarak götürmüşlerdir.

Evet ama çok iyi anlatımcı şairler de var. Mesela senin de sevdiğini bildiğim Şavkar Altınel var, çok önemli bir şair, sonra Roni Margulies… O da anlatımcı bir şair. 

İngiliz şiirinden gelen şairler ikisi de. İngiliz şiiri tabii daha anlatımcı. 

Yani istesen hikayeyi orada da sürdürebilirdin bir bakıma. 

Evet. Bir iki denemem oldu ama demek ki beni çok tatmin eden sonuçlara ulaşamamışım yani.

Evet… Romanların ilgiyle karşılandı. “Git Kendini Çok Sevdirmeden”, arkasından gelen “Bu İşte Bir Yalnızlık Var”, “Yolda Üç Kişi” ve diğer romanların… Çok önemli eleştirmenler hatırlıyorum, benim çok sevdiğim Füsun Akatlı, nur içinde yatsın. Çok iyi bir eleştirmendi. Ve şiirden, romandan, öyküden, denemeden çok anlayan birisiydi. Aynı zamanda felsefeciydi. Metin Altıok’un eşiydi. Ve senin hakkında yazmıştı. Ben onu okumuşum.

Evet.

Hatırlıyorum, çünkü ben sevdiğim insanların hakkında başkalarının yazdıkları yazıları merak ederim, ne diyorlar diye. Ben de onlar karşısında bir okurum. O zaman Füsun mesela seni çok övmüş, hatta seni savunan bir tutum içine girmişti.

Evet ve nadirdir bunu yapan insanlar. 

Çok hoşuma gitmişti, evet. Çünkü ben Füsun’un eleştirilerini çok beğenirdim. Mesela Cumhuriyet dönemi Türk romanı, Türk öykücülüğü, Türk şiirini çok iyi bilir.  Metin Altıok’un eşi, çevresi de Tomris Uyar, Turgut Uyar, Edip Cansever, Bilge Karasu… Onlarla yetişmiş bir insan Ankara’da. O yüzden Füsun'un seni önemsemesi, benim senin romanlarına olan sevgimi artırdı. 

;
Geldanlage